2013/06/10
Soru:
Bu çağda insanların tasavvuf yöntemine ihtiyaçları nedir?
Soran: i’d Ali
Cevap:
Âlimler -Allah onlardan razı ve sizden razı olsun- Kur’ân-ı Kerim’de geçen hükümleri üçe ayırmışlardır.
Birincisi: İtikadî hükümler; Nasslarda gelen ve mükellef olan kimse tarafından inanıp uygulaması gereken Allah’a ve meleklere inanmak gibi hükümlerdir. Bakara suresi 285. ayetinde zikredilmiştir. “Allah’ın elçisi ve müminler, rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. “O’nun elçileri arasında ayırım yapmayız” ve “İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbimiz, gidiş sanadır” dediler.”
Hz. Cebrail Hz. Peygamber’imize gelerek imân nedir diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber iman, Allah’a, meleklere, ona kavuşmaya, peygamberlerine ve kabirden diriltemeye inanmaktır diye cevap verdi. İmam Buharî.
Şeybâniyye kitabının yazarı dedi ki:
Başlangıcı olmayan ilk ve kalıcı olarak tek kalan
İşiten, gören, bilen ve konuşan, kudret sahibi ve âlemi tekrar yarattığı gibi diriltendir.
Bu da Kelam İlmi veya İtikâd İlmi olarak adlandırılmaktadır.
İkincisi: Uygulamalı ahkamlar; mükelleften çıkan söz, fiîl, sözleşme ve davranışlar ile ilgili olan ahkamlardır. Bu ahkamlarla doğrudan ilgilen ilim fıkıh ilmidir. Nitekim Allahu Teâlâ Nûr suresi 56. ayetinde şöyle buyurmuştur: “Namazı hakkıyla kılın, zekâtı verin ve resule itaat edin ki esirgenesiniz.”
Hz. Peygamberimiz (S.A.V) de şöyle buyurmuştur. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın elçisi olduğuna tanıklık etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve güç yettiği takdirde hac yapmaktır.” İmam Buharî.
Şu sözü söyleyen kişi doğru söylemiştir: Namazın nurdur, insanlar uyuyor… uykun da naamzının düşmanıdır.
Akıllıysan ömrün kısadır… Her zaman da ömür fanîdir.
Üçüncüsü ise Ahlâkî veya vicdanî ahkamlar; mükellef olan kimsede bulunması gereken faziletler ve olmaması gereken kötülükler ile ilgilenen ahkamlardır. Bu ahkamları tasavvuf İlmi konu olarak edinmiştir. Nitekim Allahu Teâlâ Lokman suresi 18-19 ayetlerinde şöyle buyurmuştur: “Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak yürüme; unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiç kimseyi sevmez * Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini yükseltme; çünkü seslerin en çirkini eşeğin anırmasıdır.”
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de buyurdu ki: “İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyamet gününde bana en yakın olacak olanlar, ahlâkı en güzel olanlarınızdır. İçinizden en çok nefret ettiklerim ve kıyamet gününde benden en uzak olacak olanlar ise gevezeler, ağzını gere gere (edebiyat yaparak) konuşanlar ve kendilerini şişirenlerdir.” İmam Tirmizî.
Dolayısıyla güzel ahlaklarla süslenmemesi mümkün müdür, Çirkin ahlaklara sahip olan kimse Allahu Teâlâ’nın istediği iyi bir insan gibi olabilir mi?
Güzel ve faziletli ahlak sahibi olmaya olan ihtiyacımız fıkıh İlmi kadar veya da fazla ihtiyacımız vardır. İmam Şafii de şöyle demiş: Hem fıkıhçı hem de tasavvufçu ol, birini olma, Ben de Allah’a yemin olsun ki iyiliğini istiyorum.
Tasavvufçu olmayan kimsenin kalbi takva lezzetini tatmamış, fıkıhçı olmayan da cahil olan kimsedir. Buna binaen gerçek tasavvuf açıkta ve gizlide olan her güzel, faziletli şeye sahip olmaya ve kibir, gurur gibi gizli hastalıklardan arınmaya çağırır, davet eder. Nitekim Allahu Teâlâ Enâm suresi 120. ayetinde şöyle buyurmuştur: “Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerdir.” Dolayısıyla gizli hastalıkları tehlikesi büyük. Çünkü bu hastalıkların bulunduğu insanda, eğer onlardan uzaklaşmazsa onu cehenneme götürür. Nitekim Hz. Peygamber’imiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: “Bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mala ve mevkiye düşkün bir adamın dinine verdiği zarardan daha büyük değildir.” İmam Müslim.
İnsanın dinini bozduran en çok şey Kalbin hastalıkları olan mal ve mevkiler. Bu konu ile ilgili Hz. Peygamber’imiz buyurdu ki: Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse, cennete girmeyecektir.” İmam Tirmizî.
Hz. Peygamber’imiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şu uyarısına kulak verin. Uyarıda geçen “zerre kadar” ifadesinden bu hastalık Kalbin tamamına değil bir kısmına hakim olduğunu anlıyoruz. Ona rağmen o kimsenin cennete girmemesine sebep olmuştur. Düşünün, bu hastalık veya diğer hastalıklarla birlikte kalbine tamamına hakim olsalar, o kimsenin hâli ne olurdu?
Ayrıca ben iki şeyi tavsiye ederim.
Birincisi: Tasavvuf kavramını, içeriğine -nefisleri inslâh etmek ve kalpleri tezkiye etmek/temizlemek- daha yakın ve uygun bir kavramla değiştirmektir. Mesela şeyhlerimiz- Allah kendilerinden ve sizden razı olsun- “İslamî manevî terbiye” yada “Tezkiye ilmi” olarak adlandırmışlardır. Bu isteğin nedeni ise Tasavvuf veya sufi kavramını malzeme olarak alan ve dinimizi saldıranlara karşı çıkmak ve onların önünü engellemek içindir.
İkincisi ise, Allah’tan sakınan ve dürüst manevî terbiye şeyhleri olan Mürşitleri aramaktır. Çünkü öyle bir çağda yaşıyoruz ki bu ilmin ehli olmayan kimseler, kendilerini bu ilme sayıyorlar.
Allahu Teâlâ Tevbe suresi 119. ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.”
Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin” buyurmuştur. İmam Ebû Davûd.
Hz. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem’e “Ya Rasûlallah! Meclisine oturduğumuz insanların en hayırlısı kimdir?” diye sordular. Bunun üzerine Hz.Peygamberimiz “Görülmesi size Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ve ameli de size ahireti hatırlatan kimsedir.” diye cevap vermiştir. Ebû Ya’lâ.
Bu mübarek sitenin Soru- Cevap “Zikir, Tezkiye ve Sülûk” bölümüne ve özellikle de 117, 203 ve 1393 nolu sorulara bakınız.
Allahu Teâlâ en doğrusunu bilir.
Ümmetlerin rehberi ve arap ile âcem’in efendisi olan Hz. Muhammed’e, kerem ve cömertlik sahibi olan yakınları ve sahabelerine salat-ü selam olsun.