Soru:
Manevî terbiye, İslâm dinin esaslarından biri olduğunu gösteren delil nedir?
Cevap: İslâm’ın rükünleri ile farz ve nafile namazları gibi kulu Rabbine yaklaştıran tüm ibadetler, manevî terbiye olmadan kabul edilmez. Sen şehadeteyni telaffuz ettiğin zaman, yalnızca ağız kaslarının ve ses tellerinin katıldığı fiziksel, maddi bir iş yapmış olursun. Bu yüzden eğer bunu soyut bir şekilde yaparsan, şehadeteyne göstermiş olduğun iman/tasdik olan manevî terbiye olmadan Allahu Teâlâ nezdinde kabul edilmez. Hiç şüphe yok ki tasdik/iman bir manevî terbiyedir ve yukarıda da belirttiğim gibi tüm ibadetler de bu minvaldedir. Yani ibadetler iki kısımdır:
Birincisi, maddesel olandır. İkincisi ise, niyetle somutlaşmış olan ruhsal kısımdır ki manevî işlev olup yeri de kalptir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” Beyyine Sûresi, 98/ 5. Ayet
Hz. Peygamber efendimiz de “Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.” şeklinde buyurmuşlardır. İmam Buhari.
Allahu Teâlâ başka bir ayetinde de şöyle buyurmuştur: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki; ruh Rabbimin emrindendir ve size pek az bilgi verilmiştir.” İsra Suresi, 17/85. Ayeti.
Yine Allahu Teâlâ, Hicr Suresi, 15/28-29 Ayetlerinde; “Hani Rabbin meleklere, ‘Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin’ demişti.” buyurmuştur.
“Onu sağlamlaştırdım” ifadesi insandaki fiziki yönüne, “üfledim” ifadesi ise onun manevî yönüne işaret eder. İnsandaki fiziki yönü kendine has birtakım enerjileri bulunur fakat maddesel yönden çıkarılan bu enerjiler, aslında manevî yönden süzülmüştür. Bu nedenle de ruh vücuttan ayrıldığı zaman maddesel enerjiler sona erer ve göz görmez, kulak duymaz ve bütün duyu organları bu hale gelir.
Dolayısıyla enerjiler ruh içindir. İnsan da buna inanırsa, ruhun enerjileri arasında sahibinin kalplere yönelterek onları daha yüce bir mertebeye yükseltir ve imanı da en yüce mertebe olan murakebe (gözetleme) ve müşahede makamına çıkararak ihsân mertebesine kadar ulaştırır. İhsân mertebesi hakkında Cebrail aleyhisselam “…Peki ihsân nedir, onu da anlat” şeklinde sorduğu zaman Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle cevap vermiştir: “İhsân, Allah’a onu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” İmam Buhari ve Müslim.
Manevî etki yalnızca iyilikle sınırlı değildir, aynı zamanda kötülük tarafında da meydana gelir ve bu, sihirbazların, sahtekarların ve kıskançların işlerinde görülmektedir (Yüce Rabbimiz bizi onlardan korusun). Kur’ân-ı Kerim de sure ve ayetlerinde manevî etkiyi göstermiştir. “O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” Cum’a Suresi, 62/2. Ayeti.
Burada Cenâb-ı Hak, Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin görevlerinden birinin “tezkiye” temizlenme olduğunu açıkça ifade etmiştir. Tezkiye, büyüme/geliştirme ve arınma anlamlarına gelebilir. Yani Hz. Peygamber Efendimiz müminlerin ruhlarını ve kalplerini manevî hastalıklardan arındırdıktan sonra onların enerjilerini/güçlerini geliştirir. Böylece Hz. Peygamber o yüce kalbinin nuruyla insanların kalplerine etki eder ve dolayısıyla onların kalplerini Cenâb-ı Hakk’ı anmak için arındırır ve aslında Allah’ı anacak hale getirir.
Ubey bin Kâ’b (Radiya Allahu anh) şöyle rivayet etmektedir. “Ben mescitte idim. Bir adam içeri girdi. Namaza başladı ve hiç bilmediğim bir kıraatle Kur’an okudu. Sonra bir başkası girdi ve o da arkadaşının kıraatinden başka bir kıraatle Kur’an okudu. Namazı bitirdik ve hepimiz Allah Resûlü’nün yanına girdik. Ben dedim ki: ‘Hiç şüphesiz bu kişi benim tanımadığım bir kıraatle Kur’an okudu. Sonra diğeri girdi ve o da arkadaşının kıraatinden farklı bir kıraatle Kur’an okudu.’ Bunun üzerine Allah Resûlü ikisine de emretti, onlar da Kur’an okudular. Allah Resûlü her ikisinin de okuyuşlarını beğendi ve doğruladı. Bunun üzerine benim içime cahiliyede dahi hissetmediğim bir yalanlama hissi düştü. Allah Resûlü beni saran bu durumu görünce, göğsüme vurdu. Birden terlemeye başladım ve korku içinde Allah’ı görüyormuş gibi oldum.” İmam Müslim.
Burada Hz. Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) Ubey bin Kâ’b’a hiçbir şey söylemedi ve aralarındaki farklılıklara rağmen iki adamın okumasını nasıl düzelttiğini de açıklamadı. Ama Şeytanın vesveselerini ve nefsin kötülüğe sevk eden düşüncelerini uzaklaştıran manevî bir kuvvet kullanmış ve bu manevî kuvvet sayesinde kalbini Cenâb-ı Hakk’ın korkusuyla doldurarak onu müşahede makamına yükselmiştir.
Tezkiye görevi sadece Resulullah Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile sınırlı değildir, aksine Cenâb-ı Hakk, manevî teveccüh/yönelme ve ruh/nefisleri arındırma bakımından Hz. Peygamber Efendimizin vârislerini hayatta bırakarak bu ümmete rahmet etmiştir. Vâris; manevî ve ilmî açıdan rivâyet zinciri Resulullah Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e uzanan âlim, mürşid-i kâmil ve şeyh olan kimsedir.
Mürşit ve irşat ile alakalı daha fazla bilgi edinmek için bu değerli sitedeki yer alan 11 numaralı sorunun cevabına bakabilirsiniz.
İslam’ın manevî terbiyesi, usûl ve fur’uler bakımından İslâm şeriatın temelini oluşturur. Din, itikad/iman ve ahkâm/hükümlerden oluşur. İtikad/İman; tasdik ve onaylama anlamına geldiği için manevî terbiye olarak kabul edilir. Ahkâm/Hükümler ise, niyet gerektirir. Hem tasdikin hem de niyetin manevî bir terbiye olduğu, kalpte gerçekleştiği herkesçe bilinir.
Dolayısıyla manevî terbiye, ruh ve onun güçlerini eğitmeyi ve arındırmayı konu edinen ilimdir. Aşağıda sayacağımız dört sağlam ve açık maddeye dayanır:
Birincisi: İslâm şeriatına bağlılık.
İkincisi: Faydalı ilim.
Üçüncüsü: Allahu Teâlâ yolunda cihat.
Dördüncüsü: Salih amel.
Şeyh Dr. Abdullah El-Harşami Efendimizin (Cenâb-ı Hakk kendisinden razı olsun ve rahmet eylesin) bu konuyu detaylı bir şekilde anlattığı “Meâ’limu’t-Tarik fi’l-Ameli’l-Rûhî’l-İslâmî” isimli kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim. Çünkü bu kitapta sorulan soru etraflıca ele alınarak ayrıntılı bir şekilde cevaplamıştır.
Allahu Teâlâ en iyi bilen ve hakîm olandır. Efendimiz Hz. Muhammed’e, kerem ve cömertlik sahibi olan yakınları ve sahabelerine salat-ü selam olsun.